Ekranların Gölgesinde Kalan Sofra: Diziler ve Toplumsal Vicdan
Bir Sofradan Daha Fazlası
İnsanlık tarihi boyunca “sofra”, sadece karnın doyurulduğu bir yer değil, farklılıkların törpülendiği, hikayelerin paylaşıldığı ve ortak bir vicdanın inşa edildiği kutsal bir mekan olmuştur. Anadolu irfanında sofraya oturmak, karşıdakinin inancına, kimliğine ve hassasiyetine ipoteksiz bir saygı duymayı gerektirir. Ancak son yıllarda evlerimize konuk olan dizi senaryoları, bu kadim “sofra adabını” birleştirici bir unsur olmaktan çıkarıp, bir çatışma alanına dönüştürmeye başladı. Mahmut Göde’nin de vurguladığı gibi; artık diziler toplumu birleştiren değil, ayrıştıran hikâyeler anlatıyor.
Sosyolojik Gerçeklikten Kopuş ve Yapay Dünyalar
Günümüz televizyon dünyasına baktığımızda, sokağın sesinden uzak, steril ve bir o kadar da hırçın bir tabloyla karşılaşıyoruz. Herkesin devasa yalılarda yaşadığı, en lüks spor arabalara bindiği ve evlerin içinde ayakkabıyla dolaşıldığı o “parıltılı” dünya, toplumun büyük bir kesimi için sadece bir kurgudan ibaret. Ancak mesele sadece ekonomik uçurum değil; mesele, bu kurgunun içine enjekte edilen “kültürel yabancılaşma”.
Bir sahnede, inancı gereği belirli hassasiyetleri olan birine, bilerek ve kasten o hassasiyeti zedeleyecek bir ikramda bulunulması (örneğin domuz eti örneği), gerçek hayatta karşılığı olmayan bir provokasyondur. Bu topraklarda ateistinden dindarına kadar herkes bilir ki; birine ikramda bulunmak onu onore etmektir, rencide etmek değil. Diziler, bu temel ahlaki kodu bozarak, toplumun zihninde “öteki”ne dair yapay bir düşmanlık inşa ediyor.
Eski Diziler ve Ortak Payda: İnsanlık
Hatırlayalım; bir zamanlar ekranlarda bizi birbirimize bağlayan, farklılıklarımızı bir zenginlik olarak sunan yapımlar vardı. O dizilerde karakterler farklı siyasi görüşlere veya hayat tarzlarına sahip olsalar da, akşam yemeğinde aynı tencereye kaşık sallayabiliyorlardı. Çatışma vardı ama bu çatışma “yok etme” üzerine değil, “anlama” üzerine kuruluydu. Ahlak ve insanlık her zaman en büyük ortak paydaydı. Bugün ise ekranlar, değerleri yarıştırarak reyting toplama telaşında. Bu durum, toplumun vicdanında tamiri güç gedikler açıyor.
Kutuplaşma Kıskacında İzleyici
Televizyon, sadece bir eğlence aracı değildir; aynı zamanda bir algı yönetim merkezidir. Sürekli olarak “biz ve onlar” vurgusu yapan senaryolar, izleyiciyi farkında olmadan bir taraf seçmeye zorluyor. Oysa gerçek hayatın zorlukları, ekonomik sıkıntılar ve hayat kavgası içinde insanlar aslında birbirine çok daha yakın. Sokaktaki insan, komşusunun inancıyla savaşmak yerine ekmeğini bölüşmenin derdinde. Dizilerin sunduğu bu “agresif ayrıştırma”, toplumsal dokuyu zayıflatan bir asit etkisi yaratıyor.
Vicdanın Sesine Dönüş
Gündem değişebilir, ekranlar bizi ayrıştırabilir ve hayat şartları her geçen gün zorlaşabilir. Ancak unutmamamız gereken tek bir gerçek var: Bizi bir arada tutan şey, birbirimiz gibi düşünmek değil, birbirimizin değerlerine duymadığımız o samimi saygıdır. Ekranlardaki yapay dünyaların bizi kutuplaştırmasına izin vermemek, toplumsal bir sorumluluktur.
Toplumun vicdanı, hala o eski, mütevazı ama sıcak sofralarda saklıdır. Ekmeği bölüşebilecek kadar yakın kalmak, kutuplaşmanın karanlığına teslim olmamak bizim elimizde. Diziler ne anlatırsa anlatsın, asıl hikaye bizim birbirimize olan bakışımızda yazılacaktır.




