Fatih Sultan Mehmet ve Atatürk: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Laikliğin Bilinmeyen İzleri
Tarih, çoğu zaman kazananların yazdığı bir hikâye olarak görülse de, aslında sürekliliklerin ve kopuşların iç içe geçtiği devasa bir nehir gibidir. Türk tarihine baktığımızda, birbirine zıt kutuplar gibi gösterilmeye çalışılan iki dev isimle karşılaşırız: Cihan İmparatoru Fatih Sultan Mehmet ve Modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk. Bugün popüler tarih tartışmalarında bu iki isim sıklıkla birbirine rakip ideolojilerin sembolleri haline getirilse de, derin bir tarih okuması bize bambaşka, ezber bozan bir gerçeği fısıldar: Laikliğin ve modern devlet aklının temelleri, aslında İstanbul’un surlarında atılmıştır.
Osmanlı’nın “Seküler” Aklı: Örfi Hukuk ve Fatih Sultan Mehmet
Fatih Sultan Mehmet, sadece bir fatih değil, aynı zamanda büyük bir hukukçuydu. Onun dönemine kadar Osmanlı, Selçuklu’dan devraldığı geleneksel ve kısmen dini ağırlıklı bir yapıya sahipti. Ancak Fatih, “İmparatorluk” olmanın yolunun merkeziyetçilikten geçtiğini biliyordu. Bu noktada attığı en devrimci adım “Kanunname-i Âli Osman” oldu.
Fatih, ulemanın (din adamlarının) devlet üzerindeki vesayetini kırmak için Örfi Hukuk kavramını en üst seviyeye çıkardı. Bu, devletin bekası için padişahın, şer’i hükümlerin dışında da kurallar koyabilmesi demekti. Yani, devlet yönetimi din adamlarının fetvalarına değil, hükümdarın “akılcı” ve “stratejik” kararlarına (devlet aklına) emanet edilmişti. İşte bu, modern laikliğin tarihsel zeminidir. Fatih, devleti dinin üstünde konumlandırarak, bürokrasiyi profesyonelleştirdi.
Bir İmparatorluk Ruhu: Evrensellik ve Eşitlik
Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde kendisini sadece bir Müslüman hükümdar olarak değil, “Kayser-i Rum” (Roma İmparatoru) olarak da tanımladı. Onun vizyonu dar bir dinsel çerçeveye sığmayacak kadar genişti. Patrikhaneyi koruma altına alması, farklı din mensuplarına hukuki güvenceler sağlaması, bugün anladığımız anlamda “eşit vatandaşlık” kavramının ilk tohumlarıdır.
Bugün “Osmanlıcıyız” diyerek Atatürk’ün laiklik ilkesine saldıranların gözden kaçırdığı en büyük gerçek, Fatih’in seküler devlet disiplinidir. Fatih döneminde bilim, felsefe ve sanat (padişahın kendi portresini İtalyan ressam Bellini’ye yaptırması gibi) din adamlarının onayından bağımsız bir gelişim göstermiştir.
Atatürk’ün Laikliği: Bir Devam mı, Yoksa Bir Başlangıç mı?
Mustafa Kemal Atatürk, 1923’te Cumhuriyeti ilan ettiğinde gökten zembille inmiş bir sistem kurmadı. O, Fatih ile başlayan, II. Mahmut ve Tanzimat dönemiyle hız kazanan “devletin rasyonalizasyonu” sürecini nihayete erdirdi. Atatürk laikliği, dinin kişisel vicdanlara bırakılarak devlet işlerinden, hukuktan ve eğitimden tamamen arındırılmasıydı.
Peki, neden bugün bazı çevreler Fatih’i yüceltirken Atatürk’ü reddediyor? Cevap, tarihsel gerçeklerde değil, siyasi konforlarda gizli. Videoda da belirtildiği gibi; Fatih’in laikliği tarih kitaplarının tozlu raflarında “zararsız” bir bilgi gibi dururken, Atatürk’ün laikliği bugünkü tarikat yapılanmalarının ve din ticaretinin önündeki en büyük engeldir. Atatürk’ü kabul etmek demek, aslında Osmanlı’nın o güçlü, akılcı ve disiplinli devlet geleneğini kabul etmek demektir.
Gerçek Osmanlı ve “Masal” Osmanlısı
Bugün bazı kesimlerin sevdiği Osmanlı, gerçekte hiç var olmamış bir “masal” Osmanlısıdır. Bu hayali dünyada ne Fatih’in entelektüel derinliği vardır, ne de devletin sert bürokratik disiplini. Onların sevdiği şey, dalkavukluğun, tarikat etkisinin ve devlet aklının yok olduğu duraklama ve çöküş dönemlerindeki zihniyettir.
Ancak tarih bize şunu gösteriyor: Ne zaman ki devlet aklı dinsel vesayete teslim olmuştur, o zaman çöküş başlamıştır. Fatih Sultan Mehmet, devletini din adamlarının elinden kurtararak onu bir dünya gücü yapmıştır; Atatürk de aynı şekilde devleti dinsel dogmalardan kurtararak modern dünyada ona bir yer bulmuştur.
İki Lider, Tek Vizyon
Fatih Sultan Mehmet ve Mustafa Kemal Atatürk, farklı yüzyıllarda yaşamış olsalar da “Güçlü Devlet, Akılcı Hukuk ve Modern Toplum” vizyonunda birleşirler. Fatih’in laikliği, bir imparatorluğun doğuşunu; Atatürk’ün laikliği ise bir milletin küllerinden doğuşunu sağlamıştır.
Gerçek bir tarih bilinciyle bakanlar için bu iki lider rakip değil, birbirini tamamlayan birer dehadır. Eğer bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde özgürce inançlarımızı yaşayabiliyor ve modern hukuktan bahsedebiliyorsak, bunu Fatih’in attığı o ilk taşlara ve Atatürk’ün kurduğu o sarsılmaz binaya borçluyuz.
Tarihi doğru okumak, sadece geçmişi anlamak değil, geleceği de doğru inşa etmektir.




